Frigler

X18: Friglerin İzinde

Dağların zirvelerinde tapınılan en eski ve en büyük Anadolu ilahesi Kibele’nin gerçek yurdu, Frigya’ya giriyoruz… “Doğa Ana”nın en bereketli toprakları üzerinde, Kral Yolu’nu takip ediyoruz…

 

GPS koordinatımız:   39°39'14.71"K     31°59'52.93"D

Anaerkil etkileşimin sembolü Tabiat Tanrıçası Kibele’nin ruhunu barındırdığı düşünülen heykel ve figürlerin yapımında ilk taş aletlerin yanında bakırın da kullanılmaya başlanmış olması, Kalkolitik Çağ’a denk geliyor. Geç Neolitiğin bir devamı olan bu çağda da, kare ya da dikdörtgen planlı taş temelli kerpiç yapılar, düz damlı imiş. Evler arasında dar sokakları ve yerleşimin etrafını çevreleyen kerpiç koruma duvarı ile bitişik düzendeki evlere geniş avludan açılan kapılar, evlerdeki geniş mekanlarda küçük bir kutsal alan, işlik, kuyu ve boyalı çanak çömlek atölyeleri. Milattan önce 5400 ila 4750’lerden bahsediyoruz. Günümüz Anadolu köylerinin şekli şemali, aslında 7 bin yıldır aynı desek, yanlış yazmamış oluruz. Fakat antik yerleşim yerlerinde 40 kez üst üste inşa edilmiş bu köyler, şehirler. Yani en eskiye gitmek için kazdıkça kazmak, en derin katlara inmek gerek. Yapıların içinde duvarlara destek görevi yapan payeleri, ocak yerleri, duvar kenarlarında sekileri, içleri sıvalı erzak bölümlerini Türkiye’deki ve dünyadaki en iyi arkeologlar, tüm iki yüzyıldır belgelemeye çalışıyorlar. Bazen bulunan bir çömlek içinde gümüş bir yüzük, belki bakır aletler, hatta bir hançer parçası veya uçları iğneli maden aletleri, Anadolu tarihin katmanlarına ışık tutuyor. Alişar ve Alacahöyük buluntularının müzelerde sergilenen kazı sonuçlarında en aşağıdaki değil ara katların bile Geç Kalkolitik Çağın sonuna ait olduğu tespit edilmiş. Peki ya daha aşağıdaki katlar?

Neden binlerce yıldır buralarda yaşanıldığı sorularının cevabı çok basit; o kadar güzel ki “Doğa Ana”nın bu toprakları!

O sebeple “herkes gelmiş” Ana Tanrıça Kibele’nin etrafında toplanmış. Anadolu’nun coğrafi ve topoğrafik konumu da bir mıknatıs olmuş. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya’dan etkilenmiş. Çukurova, Kuzey Suriye’de gelişen kültürlerin etkilerinde kalmış. Kuzeybatı Anadolu ise, Balkanlar ve Ege Adalarından esintilerle zenginleşmiş. Tam bir kültür bütünlüğü olmamış. Belki de o sebeple Tanrıların Anası Kibele’nin ismi de farklı dönemlerde farklı topluluklarda hep değişmiş, fakat tapısı hep aynı kalmış. Oluşan mozaik ile asıl muhteşem bir “saf beyaz”, yani tüm renkler bir araya gelerek müthiş bir parlaklık ortaya çıkmış.

Gordion Düğümü

Ankara’nın hemen altından Polatlı’ya yaklaşıyoruz. Doğu ve batı arasındaki ticari ve kültürel bağlantıyı sağlayan Anadolu yerleşimleri arasından geçerken, önemi çok başka Frig topraklarına giriyoruz. Orta Anadolu'da Sakarya nehri çevresinde M.Ö. 800’lü yıllardan itibaren devlet kuran Friglerin başşehri Gordion imiş. “Ben, doğanın anası, bütün öğelerin efendisi, çağların ilk çocuğu, tanrıların en yücesi, ölülerin kraliçesi, göksel varlıkların kılavuzu, tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini bir tek kendinde toplayan ben…” diyen en büyük ilahi varlık Kibele’yi sadece Anadolu’da değil tüm dünyada kraliçe tanrı olarak kabul ettirmiş bir uygarlık olmuşlar. Tatepes denilen halı ve kilimleriyle Frigler, dokumacılıkta en ileri gitmiş topluluk olmuş.

Friglerin Makedon kökenli olmasıyla değil, Gordion Düğümü’ne merakıyla Büyük İskender de buraya gelmiş. Efsaneye göre; bir arabayla tapınağa gelecek ilk kişinin Frigler’in kralı olacağı kehaneti, çiftçi Gordias’ı kral yapmış ve getirdiği öküz arabası, Sabazios yani Zeus’a adanarak şehrin akropolündeki tapınak sütununa kızılcık dallarından hiç çözülemeyen Gordion Düğümü ile bağlanmış. Yarım bin yıl sonra Büyük İskender de, “her kim bu düğümü çözmeyi başarırsa o aynı zamanda Asya’nın da hükümdarı olacak” rivayetine inanarak Milattan Önce 333’te kılıcıyla bu düğümü kesmiş ve “Asya’nın Efendisi” olarak selamlanmış!

Uzaktan bakıldığında hatta tam yanına gelindiğinde bile sadece bir tepelik alan gibi duran, yassı bir höyük şeklindeki dış çevresinin içinde muhteşem bir antik kent olan Gordion, sürekli yıkılan ve üzerine yeni kerpiç evler yapılmış “höyük” haliyle aslında halen ayakta denebilir. Merkezindeki saray yapıları, halkın yaşam alanından ayıran kerpiç duvarların izlerini halen görebilirsiniz.

Ölülerini tümülüs adı verilen mezarlara gömen Friglerin ilk kralı Gordias’ın Midas adında bir oğlu olmuş. Büyük “eşek” kulaklarıyla ünlü Kral Midas da, Friglere altın çağını yaşatmış, Asur ve Hititlerden kalma Gordion’un iki yanında kuleler olan yüksek kent kapısını yeniden inşa ettirmiş. Fakat aslında halen, Midas’ın tümülüsü hangisi bilinmiyor. Çünkü, Frig krallarının hepsine Midas deniyor ve Gordion’un hemen yanındaki büyük yığma mezar Yassıhöyük Frig tümülüsündeki üstü moloz taşlarla kaplı ahşap mezar odasında hangi Midas yatıyor, tam olarak karar verilemiyor. Bulamaç haline getirilmiş kil serili ve bunun üstüne kuru kilden tepe yığılı katmanlarıyla Frig tümülüslerinin yüksekliği, gömülen kişinin önemine bağlı olarak değişirmiş. Yassıhöyük’ten çok daha yüksek 60-70 metrelik tümülüslere Eskişehir’in etrafındaki dağların zirvelerinde ya da Afyonkarahisar yönündeki Frigya Vadisi’nde rastlanıyor. Gordion ve çevresinde yüzden fazla tümülüs olduğuna göre ve doğuda Yozgat yönünde Kerkenes'te 70’ten fazla tümülüsten biri de ilk Midas’ın mezarı olabilir. Fakat Ankara'daki 20 tümülüsten en büyüğü, şu anda Anıtkabir'in bulunduğu Rasattepe'de imiş. Gordion'dan sonraki ikinci büyük Frig nekropolünün de Ankara’da bulunduğunu da akla getirirsek, gerçek Midas ile Atatürk’ümüzün birlikte uyuduğunu düşünmek, hoşumuza gidebilir. Yine de Frig soyluları ve ileri gelen kişilerin mezarları olan bu tümülüslerin içinde 300 metrelik çapı ve 55 metrelik yüksekliği ile Gordion müzesinin yanındaki Midas Tümülüsü, doğrusu olarak kabul ediliyor.

 

Kral Yolu

Parayı ilk kullanan Lidyalıların Perslerin egemenliğiyle döşedikleri, tarihin ilk “otoban”ı sayılabilecek Manisa Sardes ile İran Susa şehirleri arasındaki “pirradazis” denilen posta atlılarının dört nala, tüccar kervanlarının develerle yavaş yavaş yürüdüğü, askerlerin koruduğu Kral Yolu da Gordion’dan geçiyormuş. Asurlular döneminden bu yana kullanılan bu rota, tam 2500 yıl önce tam 2500 kilometre uzunluğunda genişliği 6.25 metre olan sertleştirilmiş zemine sahip ve birçok yerinde taş ve mermer döşeli bir yol imiş.

Efes'ten başlayıp, Mezopotamya'daki Ninova'ya kadar uzanan, sonra Babil üzerinden Küçük Asya ile Büyük Asya’yı bağlayan Kral Yolu, İpek Yolu’nun İran Persepolis’ten sonraki Ege’ye ulaşan hattında tam 111 dinlenme noktasına yani su çeşmelerinden kervansaraylara çeşitli büyüklükte istasyona, her 22.5 kilometrede bir sahipmiş. X-Macera ilerleyişimiz gibi; bu yolu tam 7 günde tamamlayan tarihin ilk ulakları olan Büyük Darius’un “pirradazis”lerinin Kral Yolu üzerindeki hızı, Heredot’a göre ”Ne kar ne yağmur ne sıcak ne de gece, bu kuryelerin hızla ilerlemesini engelleyemez. Dünyada daha hızlı bir şey yok” imiş.

X-Class’ımız ile “dev X” çizimimizin hızı da, bu Pers kuryelerden farksız idi.

Kral Yolu sayesinde bilim ve sanat da doğudan batıya taşınmış. Kral Yolu’nun devamını deniz yoluyla sürdüren İyonların, Artemis Tapınağı gibi şaheserleri, Pisagor ve Tales gibi matematikçileri, Hipokrat gibi tıpçıları ve Diojen gibi filozofları, hep bu Kral Yolu’yla taşınan bilgilerle yetişmiş. Homeros’un İlyada ve Odesa destanının, çok uzaklardaki çok daha eski doğu ülkelerinin efsanelerine benzemesi de, böylece açıklanabiliyor.

Anadolu’nun M.Ö 543-333 yılları arasında İran'dan gelen Pers İmparatorluğu’nun hakimiyetinde kalmasının ardından, Makedon Büyük İskender’in Asya seferine yine Kral Yolu üzerinden çıkmasıyla Yunan Medeniyeti ile Doğu Medeniyetleri birbirleriyle tam olarak kaynaşmaya başladı. Böylece doğu ve batı medeniyetlerinin karışımından Hellenizmin ortaya çıkışı da Kral Yolu sayesinde gerçekleşmiş oldu. İskender sonrasında Anadolu'da kurulan küçük krallıklar arasında Bergamalıların koyun ve keçi derisinden parşömen kağıdını yapmaları da, görkemli Zeus tapınaklarının inşasındaki mimari de, doğu kökenlidir, diye iddia ediliyor.

İtalya'da kurulan Roma İmparatorluğu’nun kısa zamanda Avrupa’nın ardından Asya ve Afrika topraklarına yayılmasının da öncelikle Kral Yolu üzerinden gerçekleştiği biliniyor. Romalıların Mısırlılardan aldıkları Güneş takvimini Jülyen Takvimi adıyla geliştirmelerinin, Fenikelilerin bulduğu harf yazısının İyonlar yoluyla Yunanlılara ve onlardan da Romalılara geçerek bunu geliştirmiş ve Latin Alfabesini oluşturmuş olmalarının da Kral Yolu sayesinde olduğunu, Roma’nın ilk yazılı kanunları olan 12 Levha Kanunları’nın ve böylece günümüz Avrupa hukukunun temelinin de bu çizgi üzerinden en güneydoğu’ya doğru uzandığını söylesek...

Evet; X-Macera ikinci çizgisinin Kral Yolu ve İpek Yolu üzerinde uzanması, tesadüf değil. Bilinmeyen ya da az bilinen en zorlu parkurları birbirine bağlayarak oluşturduğumuz “X”in ilk çizgisinin ardından ikinci çizgimiz, günümüz modern dünyasının ilk tohumlarını atanların ilerlediği bilinmeyen ya da az bilinen noktalarıyla Doğu-Batı hattı oldu.

Friglerin Yazılıkayası

Kral Yolu’nun Gordion’dan Frigya Vadisi’ne doğru uzantısında Midas şehri platosunun kuzeydoğu eteğinde öne doğru çıkıntı yapan kaya kütlesi üzerindeki Frig kaya fasadlarının en görkemli örneğiyle karşılaşıyoruz. Anıtın sol üst kısmında, düzleştirilmiş ana kaya üzerindeki Frigce yazıtta geçen Midai kelimesi ve yöre halkının üzerindeki yazıtlar nedeni ile adlandırdıkları Yazılıkaya olarak iki isme sahip noktadayız. 17 metre yüksekliğinde, 16.5 metre genişliğinde, tepe akroteri karşılıklı iki daire parçasından oluşan, alınlık ve cephe duvarı geometrik motiflere sahip zengin bezeme ile süslü bu anıtın merkezinde kutsal kapıyı simgeleyen dini törenlerde içine ana tanrıça Matar’ın yani Kibele heykelinin yerleştirildiği büyük bir niş de oyulmuş. Önünde üzeri açık bir avlu ve bir sütunlu galeriden meydana gelen, “Doğa Ana”ya adanmış büyük bir açık hava kült kompleksi bulunuyormuş.

Yazılıkaya ve çevresi, sanki yemyeşil Frigya Vadisi, Kral Yolu’nun batıya uzantısındaki önemli bir kapı olarak egzotik ve gizemli görünüyor. Yani geçenlerin kontrol edildiği, adeta bir antik dönem gümrük kapısı, kervanlardan vergi alınan bir askeri nokta. İpek Yolu’nun Kütahya üzerinden Bursa’ya, Kral Yolu’nun da Afyon üzerinden İzmir yönüne ayrıldığı bir kavşak sanki. Buradan sonra Frigya Vadisi, dağınık bir şehir gibi orman içinde her kayalıkta karşınıza çıkan tapınak ve çok eski yerleşim izleriyle adeta bir devasa açık hava müzesi. Friglerin dini merkez olarak seçtikleri Yazılıkaya platformu, kaya anıtları ile donattıkları tüm o vadi, Anadolu’nun en güzel yollarından biri ki, binlerce yıldır da o sebeple, hep geçiş yeri olarak kullanılmış. Friglerin tüm bu bölgeyi kapsayan Midas şehri, krallığın en önemli dini merkezi Yazılıkaya Kibele tapınağı, çevresindeki askeri soylu sınıfın yaşadığı Frig Kaleleri ile hep korunmuş. Vadiye batıdan ve kuzeyden ulaşan yolları kontrol altında tutan, daha yüksekte konumlanmış Akpara, Pişmiş, Gökgöz ve Kocabaş Kaleleri, Kurtuluş Savaşı yıllarında bile kullanılmaya devam etmiş.

Ana kayaya açılan sınırları oluşturan kaya kütleleri üzerine figüratif kabartmalar işlenmiş rampalı yolun Kral Yolu olarak açıklanmış olması, X-Macera’nın doğru iz üzerinde olduğunu gösteriyordu. Anıtsal ölçekli basamaklı sunaklar, girişleri platodan başlayan kaya merdivenleriyle inilen tonoz örtülü iki kaya tüneli ve güneybatı yöndeki alt terastaki anıtsal kaya sarnıçları, buranın aslında ne kadar zengin yapılarla oluşturulduğunu kanıtlıyor. Yerleşmeyi çevreleyen yüksek ve sarp volkanik kayalarda ise basamaklı sunaklar, nişlerden oluşan çok sayıda kült yapılar ve oda mezarlar da görülüyor. Anadolu’nun en eski yerlileri “ışık insanları” Luvi’lerin “kuwawa” dedikleri, akarsu ve koruların kutsal annesi kuabaula, yani Kibele, “Bir baş sallayışımla göğün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık estiren rüzgârlarını ve yeraltının hüzün dolu sessizliğini yönetirim.” diyerek, tüm Anadolu insanının ilk idolü olmuş. Bu Midas kenti de, o dönemler dünyasının dini metropolüymüş sanki.

“X” çizme telaşımız olmasa, Kral Yolu’nu batıya doğru takip etmeyi çok isterdik, fakat şimdi İpek Yolu’na kuzeydoğu’ya dönüyoruz. İstikamet, Marmara!

Lorem Ipsum