Kaçkarlar

Kaçkarlar.

 

 

30 yıl önce gençlik heyecanıyla, şimdi ise X-Class ile geldim, Kaçkarlara!

40°51’30.81” N 41°14’23.88” E

 

Yusufeli

Artvin’den Erzurum’a doğru uzanan asfaltı yepyeni dökülmüş yollar üzerinde hızla ilerliyoruz. X-Class’ımız normal X’lere göre daha yüksek olmasına; arazi süspansiyonuna ve lastiklerine rağmen izin verilen hız limitlerine çıkabiliyor. Üstelik geniş virajlarda küçük otomobiller kadar çevik yol tutuşu sergiliyor. Çoruh HES projesi sayesinde hızla bitirilmiş tam 46 tünel ve onlarca çok yüksek viyadükleri geçip şaşırtıcı bir hızla Yusufeli’ne giriyoruz.

Tam 30 yıl önce dağcılık yapmaya çalışırken, son kez gelmiştim, Kaçkarlar’a. Yusufeli, hidroelektrik santral ve baraj gölü çalışanlarının da merkezi olmuş. İlçe içinde kalabalık ve hareketlilik ilk bakışta fark ediliyor. 1988 yılında burada avcılar ve dağcılar dışında hiç bir yabancı olmazdı.

“Barhal’dan Batum’a bir nehir çağlar

Yatağı yalçın kayalar, yastığı dağlar

Kim bilir kaç yıl geçti, nice asırlar çağlar

Bir hasret türküsü söyler ki yürekler dağlar”

O yıllarda defalarca Büyük Kaçkar zirvesine çıkmak için yüksek kampta aylarca kalmıştım ve sonrasında aşağıya indiğimde bir berbere gitme ihtiyacım olmuştu. Aradım bulamadım. Yorgunluk çayımı yudumladığım kıraathanede soruyorum; buranın en eski berberi nerede diye. Çayın diğer tarafında diyorlar, gidiyorum. 77 yaşındaki Berber Ahmet kapının önünde. Selam verip sakal tıraşı olmak istediğimi söylüyorum. Belki 40 yıllık deri berber koltuğuna oturtuyor. Aslında ilk bakışta tanıdım kendisini fakat o beni tanıyacak mıydı? 20 yaşındayken Yusufeli’ne son kez geldiğimde beni tıraş ettiğini söylediğimde ve biraz küçük hatırlatmalarla beni tanıdı. Uzun ve darmadağınık saçla geldiğimi ve hatta yanımda ikisi Alman 3 kişi daha olduğunu bir anda söyledi. Şaşkınlığımdan gülümsüyordum. Berberler o yerlerin muhtarlarından çok daha iyi bilir ve sanki kayıt tutarlar, derler. Doğru imiş. Anlatmaya başlıyor. O eski günlerden sonra Yusufeli nasıl değişmiş! Özellikle de bu HES inşaatlarından sonra! O da dükkanını daha sakin bir arka sokağa taşımış. Anlatmaya devam ediyor; Yusufeli’nin tamamını arkasındaki dağın tepesindeki düzleştirilen alana, modern bir şehir planı ile taşıyacaklarmış. Çünkü burada oluşacak baraj gölü Yusufeli’ni sular altında bırakacakmış. Tüm Yusufelililerin ve çevre vadi köylerinde oturanların evleri, yerleri istimlak edilmiş. Yukarıdaki yeni yerde de uzun vadeli ve uygun ödeme planlı konut ve işyerleri imkanı sunulmuş. 

 

 

Baraj

Çoruh’un son gerdanlığı denilen; ülkemizin en hızlı nehrinde tam 6 yıldır inşaatı devam eden ve tamamlandığında dünyanın en yüksek barajları arasına girecek olan Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santrali, neredeyse Paris Eiffel Kulesi kadar yüksek.

“Aydınlık Türkiye için bu şart.” diyordu, Berber Ahmet.

“Gökler yağmur yapar, dağlar suyu çağırır, nehirler suyu çoğaltır ve su akar enerji olur.” diye de devam ediyor.

Yusufeli Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Çoruh Nehri üzerinde inşa ediliyor. Çoruh Havzası üzerindeki en büyük baraj olacak Yusufeli Barajı ve HES aynı zamanda çift eğrilikli beton kemer kategorisinde 275 metre ile dünyanın ikinci yüksek barajı olacakmış. Kurulu gücü 540 MW olan santralle, yıllık 1.817.000.000 kWh “yeşil” hidroelektrik enerji üretilecek ve bu enerji üretimiyle 750.000 kişinin elektrik enerjisi ihtiyacı karşılanacakmış.

 

 

Bıçakçı

Yusufeli, ne de olsa Erzurum’a çok yakın sayılır ve bıçaklarıyla da ünlü. Ali Tamyürek ise genç olmasına rağmen yok olmaya yüz tutmuş bir el sanatını yaşatmaya çalışıyor. El yapımı bıçak üretimi ve tasarımıyla ciddi şekilde uğraşan bir zanaatkar. X-Macera fotoğrafçımız İrfan Bilir, kendisini vizörüne oturttu ve kendisinin çizip tasarladığı, her birini tek olarak işleyip yaptığı bu çok özel bıçakları anlattırdı.

 

2.500 Yıllık Köprüler

Uzakta değil tam yanımızda Fırat Nehri. Tarihin en büyük savaşlarının üzerinde gerçekleştiği; Türkiye'de başlayıp, Suriye ve Irak topraklarından geçip, sonra Dicle Nehri ile birleşip, Basra Körfezi'ne dökülen, Fırat. Kömür, demir, altın ve petrol gibi mineral ve madenlerin de kaynağı olan bu Fırat bölgesi, şu anda ham petrol sondajlarıyla dolmaya başlamış.

Fakat, X-Macera boyunca her kilometrede gördüğümüz gibi, burası da kazı çalışmaları ya hiç yapılmamış ya da bitirilmemiş tarihi eserlerle dolu. Kommagene ülkesinin en göz çarpıcı noktalarında tanrılardan biriyle el sıkışan Kral Mithridates'in tasvir edildiği beş stel tabletleriyle inşa ettirilmiş küçük temenos tapınakların kalıntılarına rastlıyoruz. Ülkenin her yerindeki bu temesosların hepsinden, asıl hakim konumdaki Nemrut Dağı tapınağı kolaylıkla görülebiliyormuş.

Kommageneli tüccarlar doğudaki Partların topraklarında ticaret yaparken, Çin'den ipek, Hindistan'dan egzotik hayvanlar ve baharatlar gibi pek çok malın alışverişiyle zengin olmuşlar. Kommagene sadece bir geçiş yeri değil, aynı zamanda lüks malların tüketildiği bir ülke de olmuş. Kral Yolu ve İpek Yolu’ndan getirilen mallar, doğu ile batı arasındaki ticaretin merkezi Samosata’da bir araya gelen zengin Part, Romalı, Yunan ve Araplara satılıyormuş. Denetim altında tutulan Toros Sıradağları ve Cendere Köprüsü gibi Fırat Nehri geçitleri sayesinde ağır vergiler toplanırmış. Roma Köprüsü, Septimius Severus Köprüsü olarak da bilinen antik Cabinas yani Cendere Çayı üzerindeki 1800 yıllık köprü, muhteşem bir kanyondan akan çayın iki tarafını birleştiriyor. Her biri tonlarca ağırlıkta olan düzgün kesme taşlardan 7 metre genişliğinde, 30 metre yüksekliğinde ve 120 metre uzunluğunda harç kullanılmadan yapılmış olan bu Roma köprüsünün, Kommagenelilerin çok daha eski bir köprüsünün üzerine yapıldığı söyleniyor.

Elbette, üstünden geçmek değil de X-Class’ımızla altından dolaşmak, bizler için doğru olanıydı.

 

Cağ

Büyük Kaçkar’ın yüksek kampında bir ara tek başıma kalırken, dolunaylı bir gece aşağıdan gelen çobanlar bana “cağ” sarmışlardı. Etleri gererek, kalın bir keser sapına gerdirerek dolamışlar, ateş üstünde çevirerek kesmişlerdi. Bunca yıldır her yerde anlatırım. Hayatımdaki en müthiş lezzetlerinden biri idi.

 

Dağlar ve Civil

Doğu Karadeniz’de Artvin Yusufeli’nden Rize Çamlıhemşin’e kadar uzanan 51.500 hektarlık doğal güzellikleri ve buzul gölleri ile büyüleyici Kaçkar Dağları Milli Parkı'na doğru tırmanmaya başlıyoruz. Barhal Köyü ve tarihi eser sayılabilecek kadar eski ve güzel yamaç evlerinin yanından Yaylalar ve Olgunlar’a doğru irtifa kazanıyoruz.

Dik yamaçlardaki küçük orman köyleri ve sert iklime dayanıklı ağaçlar kartpostallar gibi arka arkaya göz keyfimizi arttırıyor.

Tek hayalim büyük boynuzlu dağ keçilerini yeniden görebilmek fakat buralarda karaca, geyik, dağ horozu ve sansar gibi yabani türlerle de her an karşılaşabilirsiniz.

Bu doğa koruma alanının asıl patronu ise Kaçkar ayıları. Bir keresinde biri, bizim Dilberdüzü Kampını ziyaret etmişti.

X-Class’ımız yağmur bulutunun içinde adeta yüzerek 2130 metredeki Meredet’e ulaşıyor. Türkiye’nin 12 bin bitki çeşidinden yaklaşık dörtte birine ev sahipliği yapan Kaçkarlar’ın sonbahar renklerine bakarken; dağcıların trekking parkurundan önceki son noktada yaşlı Osman Abi, bizi evine çağırdı. Karadeniz kıyısında yani Kaçkar’ın kuzey tarafında “muhlama” olarak bilinen bol mısır unu ve az peynirle yapılan “kuymakın” aslında az buğday unu ve bol peynirle yapılması gerektiğini ve asıl isminin kullanılan civil peynirinden geldiğini anlattı. Eşinin pişirdiği taze kete ve sıcak çay ise Osman Abi’nin Kaçkar Dağı manzarasındaki sıcacık ahşap evini, ömrümüz boyunca unutmamamız için sanki özel olarak senaryolaştırılmış anılar idi.

Kaçkar

Kaçkar Kavrun’a ilk kış çıkışı, Türk dağcıları tarafından 9 Ocak 1974’te yapılmıştı. Ben ise yanlış hatırlamıyorsam, 1988 temmuz ayında Türkiye sınırları içindeki bu dördüncü yüksek noktayla ilk zirvemi görmüş idim.

Kaçkar, Ermenice’de “haçlı taş” anlamına gelen haçkar kelimesinden türemiş olabilir. Fakat ben, Kıpçak Türkçesindeki “koç”a karşılık gelen “Koçkar” kelimesinden Kaçkar haline dönüştüğüne inananlardanım. Fakat “kardan kaç” hiç değil.

Eğer trekking meraklısıysanız X-Class’ınızı mümkün olduğunca zirveye yaklaştırıp; Büyük Kaçkar’ın etrafındaki Büyük Deniz Gölü, Kara Deniz Gölü, Öküz Çayırı “tekne” denilen devasa buzul vadileri ve 2700 metreden 3700 metrelere kadar onlarca buzul göllerini de gezmeden dönmeyin. WWF tarafından “korunması öncelikli 100 bölge” arasında sayılan Kaçkarlar’ın İsviçre Alpleri’nden çok daha güzel olduğunu söylemeliyiz.

Dağ Terasları

"Hepimiz zirvede olmak isteriz ama asıl keyif, oraya tırmanırken yaşadıklarımızdır." der, Can Yücel. X-Class ile gerçek anlamda zirvelere doğru tırmanırken gördüğümüz ve yaşadığımız keyif, gerçekten en üst noktaya ulaşmaktan çok daha güzel idi. 3932 metredeki Kavrun Zirvesi’ni, Ayder Yaylası’nı ve Çat Köprüsü’nü çok sayıda kişi biliyor. Kaçkarlar’ın diğer yaylalarını teker teker gezmeye kalksak sanıyoruz en az bir yıl uğraşmamız gerekecek. Şu anda X-Macera’mızın birinci haftasını tamamladığımızda bile 360 derecelik görsel şölen sunan bu seyir teraslarından halen 300’de 1’ini görebilmiş değiliz.

Kaçkar Dağları’nı dörde bölersek; Altıparmak Dağları, Kavrun Dağları, Bulut Dağları ve Verçenik Dağları olarak ayrı bölgeler düşünmemiz gerekir.

Tertemiz havayla ciğerlerinizin bayram edeceği yerlerden 1800 metre rakımdaki Pokut Yaylası, Tatos eski buzul gölleri, 2260 metredeki Yukarı Kavrun, Sal, 2280 metre yükseklikteki Marbudam, Galer Düzü, 2400 metredeki Kito Yaylası, Zilkale, Palovit Şelalesi, Elevit Yaylası, Verçenik Tepesi, Amlakit Yaylası, Paakçur, Huser, Avusor Yaylaları, buralarda “duman” denilen sis olmadığı zaman asıl görkemlerini sergiliyorlar.

X-Class’larıyla heyecanlı bir rota oluşturmak isteyenlere tavsiyemiz; Elevit-Karunç-Trovit-Palovit-Amlakit güzergâhı çok keyifli bir çizgi;

ancak aniden bastıran yağmur ve fırtınaya karşı da tedarikli olmanız gerek.

Kaçkarlar’daki arazi sürüş rotalarındaki en büyük tehlike, elbette dikkatsizlik olabilir. Ayrıca dik yerlerden düşebilecek taş parçaları ya da büyük heyelanlar da her an karşınıza çıkabilir.

Fakat X-Macera da tam burada başlamıyor mu?

Şimdi yönümüz yine güneybatı.

Bakalım X-Class bu zorlu dağları nasıl aşacak?

Lorem Ipsum