Mezopotamya

X15: Mezopotamya Başlangıcı

X-Macera ikinci çizgimiz- Nehirler Ülkesi, Fırat ve Dicle’nin arasından, Türkiye sınırları içindeki medeniyetlerin beşiği Kuzey Mezopotamya’dan başlıyor.

GPS koordinatımız: 37°24’09.89”K   41°23’07.98”D

Bilinen ilk okur yazar topluluklar nerede yaşamaya başlamış? Bilinen ilk medeniyetler nerede doğmuş? Günümüzden 12 bin yıl öncesine giden tarih öncesi dönemlerden bu yana çok verimli topraklar, ılıman iklim şartları sayesinde yerleşime sahne olmuş, Mezopotamya.

Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular, Aramiler burada doğmuş ve gelişmiş.

Güneydoğu Toroslar’ın altında Fırat ve Dicle vadileri ve arasındaki bereketli topraklar, Şattü’l Arap’ta birleşinceye kadar Basra Körfezi’ne doğru uzanıyor. Bu verimli bölgenin diğer tarafları ya çöl ya da yüksek dağlar. Farklı kavimler, bir arada yaşamış, yoğun göçlerle Mezopotamya’da yaşayanların tarihler boyu değişmesine neden olmuş. Böylece kültürel zenginlik ortaya çıkmış.

Neolitik dönemden günümüze insanoğlunun gelişimine ve çok önemli ilk izlerine Göbeklitepe ve Çayönü’nde rastlıyorsunuz. Buzul Çağı sonrasında kuru tarımın gelişimi ve köy yaşamının başlangıcından, yazının ortaya çıkışına kadarki dönemin en ünlü yerleşim bölgesi, Mezopotamya. Her kentin ayrı bir kültürel tarzı olması, ortak yön olarak konutların yapısının belgelenebilmesi, yine de konutların mimari tarzlarının kentten kente değişiklik göstermesine rağmen M.Ö. 6 binlere kadar uzanan geçmişiyle Halaf Kültürü’nden bahsedilebilir. Günümüzden 5 bin yıl öncesindeki Uruk Dönemi’nde sulu tarım gelişmiş, madencilik başlamış ve ticaret gelişmiş. Mezopotamya’yı anlamak için Gılgamış Destanı’nı okumanızı tavsiye ediyoruz.

Yazı ve kayıt tutumuyla da ilk medeni oluşumların temeli atılmış. Sümerlerle, dil, tıp, astronomi, matematik, din, fal, büyü ve mitoloji ortaya çıkmış, yaratılış ve tufandan bahsedilmiş.

M.Ö. 24. yüzyılda Akadların dönemiyle Sami ırkının etkisiyle Sümer kültürü, Asur ve Babil halklarına devam etmiş; zafer anıtları inşa etmişler, çok tanrılı dinlere inanmışlar. Kent krallıklarının yerine siyasi güç olarak evren ve dünya krallıkları kavramı yaratılmış. Güneydeki Babil, Milattan Önce 2000’lerde kurulduktan ve geçmiş zamanın, dünyanın merkezi olarak ilan edildikten sonra; Asurlu tüccarlar, tunç yapımı için kullanılan kalay ile birlikte Anadolu’ya “yazı”yı da taşımışlar. 282 yasalı Hammurabi kanunnamesinin okunması ve buna karşı çıkan Hititlerin Mezopotamya fethi M.Ö. 16. yüzyılda olmuş. Sonrasında Medler, Babilliler, Urartular ve Persler ile Büyük İskender dönemine kadar, Mezopotamya hep en çok sahip olunmak istenen topraklar olmuş.

Fakat, buraların siyasi tarihinden çok daha önemli değeri, piktogramlardan geliştirilmiş ilk yazı denemeleriymiş. Tarih ve önemli olayların hikayelerini anlatan kil tabletlere çizilmiş ilk resimler, Mezopotamya’da bulunmuş. Sonra da harfler için farklı işaretler geliştirilmiş ve buna da çivi yazısı denilmiş. Zamanı altmış dakikalık saatlerde ölçen Sümerler, haftada yedi günlük ilk takvimi de oluşturmuşlar. Babilli astronomlar ise, gündönümü ve tutulmaları hesaplayabiliyorlarmış. Din ve mitoloji ile iç içe gelişen astronomi, tutulmaların kötülüklere işaret etmesi gibi mistik unsurlarla insanlara sevdirilmiş.

Asma bahçeleriyle bildiğimiz Babillilerin o zamanlarda tıbbi tanı listeleri oluşturmuş olmalarına ve hastalıkları gözlemlemelerine, bugün halen hayretle bakılıyor. Bu arada Sümercenin Türkçeyle büyük benzerlikler göstermesine de bizler şaşırıyoruz.

Sümerce evren sözcüğü, an-ki, yani tanrı “anu” ve tanrıça “ki”den geliyor. Destanlara göre bu çiftin çocuğu “enlil”, hava tanrısı olarak sonraki kavimlerin politeistik dinlerinin baş tanrısı olmuş. Merak edenler, Marduk, İşTar, Nabu, Ninurta gibi o dönemlerin tanrılarını ve kehanetleri araştırabilirler.

En Eski Yollarda

X-Macera’mızın güneydoğu ucunun Mezopotamya olması tesadüf değil. Ekstremlere olan sürüşümüzün, kaybolan medeniyetlere ve bir daha görülemeyecek antik şehirlere doğru uzamasının bir sebebi var, belgelemek!

Pek yakında hidroelektrik santral projeleriyle sular altında kalacak olan bu binlerce yıllık tarihi eserlerle poz verme görevinde de olan X-Class’ımız, üst katları rasathane, ortaları tapınak ve altları erzak deposu olan kil ve balçıktan yapılmış ziggurat tapınaklarını aramaya çalıştı, fakat bulamadık. Arayan dünyanın en ünlü arkeologları da bulamamıştı.

Ancak tarih Mezopotamya'da başlamış, bizim de ikinci çizgimiz, buradan başlamalıydı. M.Ö. 4000'li yıllarda yazının bulunduğu noktadan, bu egzotik dünyayı yansıtmaya çalıştığımız görsellerle X-Macera’mızda yine sınırların ötesine geçiyoruz. İlk insanların M.Ö. 6000 yıllarında avcılık ve toplayıcılığı bırakıp kurulu düzene geçtiği patikalarda ilerliyoruz. Tarımla uğraşan ilk insanların yeni yaşam biçiminin yeşerdiği bu topraklara, bizler de teker izlerimizi bırakıyoruz.

Yazın sıcaklıkların 50 dereceyi bulduğu yılın 11 ayı yağmur almayan kurak toprakları sulayan ilk kanallar, ilk silindir mühürü, ilk çömlek çarkı, ilk dokuma, ilk bira, ilk süt ürünleri, hepsinin kökeni Mezopotamya'ya dayanırken; insanların farklı dinlerden olması ve farklı diller konuşması, bu rengarenk kültürlerler birliğine hayran kalmamıza neden oldu.

Mezopotamya’daki Eski Asur Devleti ve Anadolu arasında kurulmuş ticaret yolunu izleyerek artık kuzeybatıya doğru çizgimize başlıyoruz.

Midyat’tan sonraki ilk durağımız Hasankeyf.

Diyarbakır, Şanlıurfa, Adana yönünde binlerce yıldır kervanlar ilerlemiş. Buraların kapılarından geçen eski tüccarlar, vergi ve kira öderlermiş. Böylece yollarının ve mallarının korunma hakkını elde ederlermiş. Karum adı verilen pazarlarda alışveriş yaparlar, kervanlarında taşıma için 250’ye yakın eşek kullanırlarmış. Yani, Kızıltepe’de görülen deve kervanları sembolleriyle İpek Yolu hikayeleri, aslında pek doğru değil. Asur’dan yola çıkan kervanlar, Dicle boyunca kuzey batıya ilerleyip Elbistan Ovası üzerinden ya da Ergani Maden Geçidi’nden Torosları ve Malatya yakınlarında Fırat’ı aşıp, Tohma Çayı Vadisi boyunca ilerleyip Kültepe yönünde 1.000 kilometre boyunca giderlermiş. O zamanlar gidip dönmesi 3 ay süren bu çizgi boyunca şimdi bizde ilerliyoruz. Fakat aylar değil saatler içinde.

Keçi kılı, dokuma ürünleri, elbise kumaşı, süs eşyası, bazı kokular karşılığında altın, gümüş eşya ticareti yapan Asur kervanları, Koloni Çağı’nın dağlık ve kayalık yerlerinde dik yamaçlardaki savunması daha kolay ilk yerleşim yerlerinde dinlenirlermiş.

Yanlarında taşıdıkları kurşun tanrı ve tanrı ailesi figürinleri ve törensel içki kaplarını tüm Anadolu’ya da Mezopotamya’dan taşırlarmış. Bugün Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, o dönemlerin tanrı kıyafetleri, silahları, başlıkları, stil özelliklerinin Hititlere varıncaya kadar, nasıl Anadolu sanatını etkilemiş olduğunu görebilirsiniz. Tanrıların başlık biçimi, boynuzları, silahları, kemer ve kısa etekleri nasıl her yerde birbirine benziyor, bu kervanlarların yolculuklarıyla açıklanabiliyor. Aslan, antilop, domuz, kartal, kedi, çarık ve salyangoz gibi çeşitli biçimlerde yapılmış ritonlar da, Eski Tunç Çağı’ndan kalan parlak, metal görünümlü gaga ağızlı testiler, çaydanlıklar, çok kulplu iri meyvelikler de, tüm Anadolu’ya Mezopotamya’dan yayılmış gibi. O eski çağların boya ile bezekli seramiklerinin her yerde benzer şekilde krem zemin üzerine siyah, kahverengi ve kırmızı geometrik şekillerle süslenmesi de, bu çok eski ticaret rotalarıyla anlam kazanıyor.

Hasankeyf'e Veda

Midyat üzerinden, iki yakasını Dicle’nin ayırdığı 12 bin yıllık Hasankeyf’e varıyoruz. Bütünüyle sit alanı olarak ilan edileli 37 yıl olmuş. Fakat bırakın korumayı, sanki özellikle korunmamış gibi. Her yere açılmış çardak çay bahçeleri ve kebapçılar, bu tarihi yeri o kadar çirkinleştirmiş ki, gözlerinizi kapatmak istiyor ve görmek istemiyorsunuz!..

Geçmişte kervanların durduğu, alışverişin merkezi; bugün GAP Projesi kapsamındaki Ilısu Barajı yapılacak diye sanki talan ediliyor. Eski Dicle nehri üzerinde teknelerle bile ticaret yapılırmış. Süryanice Kifo, keyif değil kaya anlamında. Bir tarafta kayalara oyulmuş konutlarıyla Mağaralar Şehri de denilirmiş ya da Kayalar Kenti olarak da bilinirmiş. Arapça Hısn-ı Keyfa ismi, halk arasında Hasankeyf’e dönüşmüş.

Yukarı Mezopotamya’nın Anadolu’ya açılan stratejik öneme sahip bir kapısı olarak, Bizans ve Sasani dönemlerine kadar altın çağını yaşamış. Romalıların bile sınır kaleleri Hasankeyf’te imiş. Süryani piskoposluğu, sonradan kardinalliğe bile ulaşmış burada. 640 yılında İslam Ordusu’nun gelişiyle ilk camiler de inşa edilmiş. Artuklu Beyliği’nin başkenti de olmuş, fakat burayı ilk yerle bir eden de Moğollar imiş. 17. yüzyılda ana ticaret yollarının değişmeye başlamasıyla yavaş yavaş terk edilmeye başlamış ve önemini kaybetmiş. O dönemlerde şehrin yarısı Hristiyan, diğer yarısı Müslüman imiş.

Kalkerli kayalı tepelerinde ve derin kanyonlarında oyulmuş binlerce mağarada binlerce yıldır yaşayan Hasankeyfliler, artık Artuklular döneminde ilk kez yapılan ve sonradan büyütülen eski köprüyü ve Akkoyunlu Uzun Hasan’ın Otlukbeli Savaşı’nda kaybettiği oğlu için yaptırdığı Zeynel Bey Türbesi’ni orijinal yerlerinde göremeyecekler. Çünkü baraj gölünün suları gelecek diye tüm şehir daha yüksek bir yere taşınıyor. El Rızk camii ve muhteşem minaresi ile saraylar, Eyyubbi döneminden kalmış diğer camiler bile şu anda taş taş sökülüyor. “Yolgeçen Hanı” olarak bilinen büyük mağarayı bile sular basacakmış. Yani bu kültürel hazineyi yitiriyoruz. Tarihi eserlerin taşınması veya kurtarılması böyle yapılmasaymış keşke.

Baraj sularının zarar vermemesi için kalenin etrafına yapılmış koruma duvarının, bu barajın 50 yıllık ömrü tamamlandıktan sonra ne yapılacağı bilinmiyor. Oysa suyun yönü değiştirilseydi ve buralar olduğu gibi kalsaydı diye düşünmeden edemiyoruz.

Sanki X-Class ile Hasankeyf’e veda etmeye gelmiş gibiydik. Su altında kalacak köprü ayaklarının neden yepyeni restore edilmiş olduğu ve hatta restorasyon sırasında şeklinin de neden değiştirildiği sorusu da aklımızda.

Yeni Hasankeyf’te açılacak “Arkeolojik Park ve Açık Hava Müzesi”nin buranın gerçek kültürel varlıklarının yok oluşunun yerini dolduramayacağı da kesin…

Mardin Sokakları

Koruma altına alınmış tarihi yapılarıyla kültür mirası olarak kabul edilen Kuzey Mezopotamya’nın en önemli şehrine akşam saatlerinde varıyoruz. Farklı dini inanışlara sahip Mardinlilerin yaşadığı bu tepe yerleşimi, camiler, kiliseler, manastırlar ve medreselerle dolu, rengarenk bir şehir. Mardin, hanları, kervansarayları ve eski ticaret depolarıyla, İpek Yolu’nun Anadolu’ya giriş noktası olarak kabul ediliyor.

Çevresinde yapılan kazılarda çıkarılan taşlar, en eski dönemlere Paleolitik, Cilalı Taş, Kalkolitik, Erken Tunç, Tunç ve Demir çağlara tarihlenmiş. Mezopotamya’nın başlangıcının da Mardin tepelerinin eteklerinde gerçekleştiği, höyüklerdeki bulgularla tespit edilmiş. Kalesi, Osmanlı dönemine kadar bölgenin en zor ele geçirilebilecek, kuşatmalara en dayanıklı nokta olarak tarih kitaplarında yerini almış.

Türkiye’nin en farklılaşmış nüfusuna sahip ili olan Mardin’de halen Süryani, Hristiyan, Arap, Yezidi, Ermeniler de yaşıyor. Belki de o sebeple halen kullanılan kilise ve manastırları ile Mardin, kültür ve inanç turizminin ilgi odağı…

Mardin’den güneye doğru bakıldığında aşağıda yüzlerce kilometre boyunca uzanan Mezopotamya ovasını seyrediliyor. “Mor” isimli Hristiyan ibadethanelerinin yanında onlarca medrese ve cami de Mardin’e ayrı bir güzellik katıyor. Telkarı denilen gümüş işçiliği, mücevher, bakır ve ahşap, sabunculuk, şarap üretimi ve hatta semerciliğiyle ünlü olan Mardin’in eski dokulu sokakları ve benzersiz taş duvarlı evleri, şehrin köklü geçmişinin kanıtları.

Lezzet Durakları

Mezopotamya’yı neredeyse tümüyle temsil eden, adeta bir zaman tüneline girip geçmişe gittiğiniz Mardin’den çıkıp, Garmin navigasyonumuza en kestirme yoldan Diyarbakır’ı işaretliyoruz. Fakat güneybatı başlangıç noktamıza gelmeden yani Kuzey Mezopotamya sınırlarına girmeden önce uğradığımız Gaziantep’in mutfağında attığımız gurme turundan da bahsetmemiz gerekiyor. Binlerce yıldır bu bölgenin baharatlarını, etini, sebzesini ve yemişlerini bu bölgenin farklı kültürlerden gelen insanlarının nasıl değerlendirdiğini de görmemiz gerekiyordu. Ali Nazik, cağırtlak, elma, keme, simit ve ayva kebapları, öz, şirinli, maş ve lebeniye çorbaları, lağlazlı aş, loğyaz piyazı, malhıtalı, beyran, çelem turşusu, ekşili taraklık tava, haveydi köftesi, iç katması, omaç, sini köftesi, yoğurtlu çiğdem aşı, süzek yapması, şiveydiz, tene katması ve topaç. Liste uzayıp gidiyor. 40 sayfalık menü defterlerinden seçim yapmak bile çok zor.

Başımız dönmüştü. Bu kadar farklı lezzetli geleneksel yemek, Gaziantep-Urfa-Diyarbakır hattından başka bir yerde yapılıyor mu, bilemiyoruz. Ya da bu oryantal tadlar, Türkiye’nin genelinden çok farklı olduğu için hoşumuza gitmişti. Hatay ve Adana mutfakları da elbette çok ünlü. Sanki tüm bu şehirler arasında gizli olmayan bir rekabet var. Biz daha lezzetliyiz iddiasıyla tüm mekanlar komşularıyla yarışıyor. Fakat emin olduğumuz en önemli konu; batıdaki veya İstanbul’daki kopyalarının buranın orijinal yerel lezzetleriyle ilgisiz olduğuydu.

Elbette, güneyden, doğudan, batıdan ve kuzeyden gelmiş her topluluk, kendi bildiğini yanında getirmiş, ancak burada Mezopotamya gelenekleriyle kaynaştırmış. Sonuç ise, kilo aldıran, ağzı yakan, yedikçe yediren, hatta yedikten sonra da baklava ve türevleri tatlılarıyla bayıltan bir “dolu masa” kültürü olmuş. Başka yere göç edenler de, buranın özgün tadlarını yanında götürememiş.

Diyarbakır’ın ünlü ciğeriyle de “tanıştıktan” sonra; X-Class’ımızın da deposunu doldurup, AdBlue’sunu da tamamladık ve Siverek yoluna çıktık.

Lorem Ipsum