Nemrut Dağı

Tanrıların Dağında. 

Tarihin en eski yolları üzerinde artık Anadolu’nun içlerine doğru kuzeybatı yönünde ilerliyoruz ve karşımıza Nemrut Dağı çıkıyor!..

GPS koordinatımız: 37°58’50.95”K 38°44’26.90”D

Asia Minor, yani Anadolu tarih boyunca bir çok göç ve istilaya uğramış. Üç tarafının denizlerle çevrili oluşu, Avrupa ve Afrika arasında denizden ve karadan kolayca bağlantı kurulması, olumlu iklim şartları, verimli toprakları ve bol su kaynaklarına sahip olması, bu küçük Asya’da dünyanın en güzel “renk”lerinin toplanmasını sağlamış.

Göçler ve istila amacıyla gelen topluluklar sahip oldukları kültürü Anadolu'ya taşırken; Anadolu'nun Mısır, Ege ve Yunan medeniyetlerine yakın bir konumda olması, bu medeniyetlerden etkilenmesini sağlamış.

Sırasıyla Hititler, Frigler, Lidyalılar, İyonlar, Urartular, Persler, İskender İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Bizanslılar buraların 11. yüzyıla kadar hakimiymiş ve biz Türkler de 1071 yılından bu yana Anadolu üzerinde kurulan en büyük uygarlık olmuşuz.

Fakat yazılı tarihe göre topraklarımız üzerindeki ilk medeni topluluk Hititler imiş, artık onların bölgesindeyiz.

Yüzlerce kilometre uzaktan bile görünen “tanrıların dağı” Nemrut’a doğru, Siverek üzerinden Adıyaman Kahta yönünde ilerliyoruz.

Hititlerin İzinde

X-Macera’mızda Mezopotamya gerimizde kaldı. Oranın hukuku olan “kısasa kısas”, Anadolu’nun içlerine doğru daha medeni kanunlar olarak değişmiş. Çünkü Anadolu’nun daha zor yaşam şartları, daha adil bir düzen oluşmasını da sağlamış. Yani yaşamak, hayatta kalmak için verilen mücadelenin üstüne bir de krallar, adaletsiz davranmamışlar halklarına.

Anadolu'ya Kafkaslar'dan geldikleri tahmin edilen Hititler, kayaları düzleştirerek, İvriz ve Yazılıkaya’da görülen tanrı kabartmalarını yapmışlar. Anal denilen yıllıklar hazırlayarak, ilk tarafsız tarih yazıcılığını başlatanlar da onlar olmuş. Kızılırmak çevresinde kurulan Hitit ülkesinin baş şehri Hattuşaş’a şu anda çok uzağız fakat Hititlerin ilk izlerine rastlamaya başladık.

Mezopotamya’nın Suriye tarafındaki toprakları için Mısır ile yaptıkları savaş sonucunda tarihte bilinen ilk antlaşma olan Kadeş’i imzalayacak kadar, kralın bile yetkilerini kısıtlayabilen Pankuş denilen asillerden oluşan meclisleri olan o zamanların en gelişmiş topluluğu imiş Hititler. Elbette, zirvedeki kraliçe Tavananna devrinin sonrasında Asurlular tarafından yıkılıncaya kadar.

Anadolu'da kurulan bu devletler genellikle krallıkla yönetilmiş. Kral hem başkomutan, hem başyargıç, hem de başrahip imiş. Yani siyasi, askeri ve dini gücü elinde bulundurmuş Anadolu kralları. Kralların başrahip olduğu, laik olmayan yönetim şekli, binlerce yıl boyunca Anadolu’ya hakim olmuş. Dini etkileşimi en güzel yansıtan durum, Anadolu’nun çok tanrılı inanışına rağmen Hititler’in kendi tanrılarından başka Ön Asya tanrılarına da tapınmış olmaları.

Ölümden sonraki hayata inanıyor ve bu yüzden mezarlarını ev ve oda biçiminde yapıp içine çeşitli eşyalar koyuyorlarmış. O sebeple de bugün, höyükler ve eski mezarlıklar define avcıları tarafından delik deşik edilmiş ve ören yerleri maalesef talan edilmiş.

Krallar, ülkelerini savaş tanrıları adına da yönetip, asiller ve rahipler hariç, hürler ve köle sınıflarını ordularına katarlarmış. Ekonomik hayatın temeli olan tarım, ticaret ve hayvancılık, madencilik ve maden işletmeciliği, her dönemde askerlikten sonra gelen işler olmuş.

Yazı, Asurlular tarafından getirilmiş olsa da Hititler ve Urartular, Asurlulardan aldıkları çivi yazısını ve kendi buluşları olan hiyeroglif yani resim yazısını kullanmışlar.

Kaleler ve su kanalları ile dokumacılıkta ileri gitmiş olan Hititlerin sınırlarına işte bu noktada giriyoruz.

Nemrut Dağı’nda

Kahta’ya doğru yaklaşırken, dağların sivri kayalıklarının arasından geçiyoruz. Muhteşem kanyonları dolduran Atatürk Baraj gölü sularının üstüne yepyeni köprüler kurulmuş. Planladığımız toprak patikaların üstü geniş otoban tarzı asfalt ile örtülmüş. Virajlar ve uçurumlar arasından hızla yükselmeye başlıyoruz. Gün batımına doğru; 2134 metre yükseklikte muhteşem bir piramit mezara, doğu ve batı medeniyetlerinin kesişme noktasına ulaşıyoruz. Dünya’nın 8’inci harikası, Nemrut... 10’ar metrelik yükseklikleriyle büyüleyici heykelleri, metrelerce uzunluktaki kitabeleri, UNESCO Dünya Kültür Mirası olarak korunuyor.

Nemrut Dağı, üzerinde barındırdığı dev heykeller ve anıt mezarla mı yoksa dünyanın en muhteşem gün doğumu ve gün batışının seyredilebildiği yer olarak mı her yıl binlerce turistin ilgisini çekiyor? Yoksa anlatılan uzaylı masallarıyla mı?

Nemrut Dağı, çevresindeki Kommagene Uygarlığı eserlerinden dev heykelleri, tümülüsü, eski Arsameia kalesi, yeni kalesi, Karakuş Tepesi ve Cendere Köprüsü ile Anadolu’nun ve belki de dünyanın en benzersiz ören bölgesi.

X-Class’mız ile iki bin yıldır güneşin doğuşunu ve batışını o dağlık alanın en yüksek noktasında izleyen dev heykellerin yanına kadar ilerliyoruz.

Kommagene Uygarlığı'nı, Nemrut Dağı'nın tepesindeki tümülüs ve tümülüsün doğu ve batı yanlarında oluşturulmuş teraslar üzerindeki devasa heykeller ve çeşitli kabartmalardan oluşan eserlerle anlamaya çalışıyoruz. Kommagene Kralı I. Antiochos tarafından yaptırılmış bu zirvede Antiochos'un yasaları da keşfedilmiş. Arsameia, Samosata ve Fırat havzasında yapılmış kazılarda ortaya çıkartılan eserler ile Yunanca "Genler Topluluğu" anlamına gelen Kommagene ismiyle buranın Grek ve Pers uygarlıklarının inanç, kültür ve geleneklerinin bütünleştiği güçlü bir krallık olduğu anlaşılmış.

Toros Dağları’ndaki doğu yollarının birleştiği bu noktadaki Kommagene Krallığı, Suriye'nin Kuzeyi, Hatay, Pınarbaşı, Kuzey Toroslar ve doğuda Fırat Nehri'nin çevrelediği Adıyaman, Kahramanmaraş ve Gaziantep illerine yayılan verimli coğrafyanın merkezi imiş.

Tarıma ve hayvancılığa elverişli olan ve tarihler boyunca en değerli ağaç olan yüksek sedir ormanlarını barındıran Kommagene toprakları, ilk çağlardan beri yerleşim alanı olarak kullanılmış.

Antik dünyanın küçük fakat çok güçlü ülkesi Kommagene, baba tarafı Pers “Krallar Kralı” Darius ile, anne tarafı Makedonyalı Büyük İskender ile akraba olan bir prensin oğlu “güzellikle zafer kazanan” Kallinikos Mithradates tarafından, Milattan Önce 109 yılında bağımsız bir krallık olarak kurulmuş. Farklı topluluklar, ayrı inanç ve kültürleriyle Kommagenelilerin başarılı birliğini sağlamış. I. Mithradates, tanrılarla olan bağını kuvvetlendireceği ve böylece ulusunu barış içerisinde yaşatacağı inancıyla ülkesinin her yerini tapınaklarla doldurmuş.

Anadolu’nun en kutsal yeri olarak kabul edilmiş olan Nemrut Dağı'nın etrafındaki Malatya ve Adıyaman’dan dönemin efsanevi kentlerinden Zeugma’ya kadar uzanan sınırların hakimi Kommagene krallığı, uzun yıllar Asur egemenliğinde kaldıktan sonra zorlu savaşlar vererek bağımsızlığını kazanmış. Kommagene’nin önemi, Romalıların Anadolu’ya girmesinden sonra Milattan Sonra 72 yılından itibaren unutulmuş ve bu büyük uygarlık zamana yenik düşüp tarih sahnesinden çekilmiş.

Kommagene'nin en önemli kralı Mithradates’in en büyük hedefi, batılıların yani Yunanlıların dini ile doğulu Perslerin dinini birleştirmek olmuş. Böylece bir dünya dini yaratmak, Nemrut Dağı'nı onun merkezi yapmak ve bu dinin buradan tüm dünyaya yayılmasını sağlamak istemiş.

Kral Mithradates, oğlu Antiochos ile birlikte Nemrut Dağı’ndaki normal kayaların üzerinde 50 metre daha yükselen tapınağı birlikte tasarlamış, fakat prens tanrıların heykelleri arasında annesini ve kendisini ölümsüzleştirmiş. Zeus’un soluna Kommagene Kralı Theos yani “tanrı” olarak kendisini, Zeus’un sağına da Kommagene’nin Anası Thea olarak annesi Laodike’yi yerleştirmiş.

Yunan ve Pers sanatlarının eşsiz bir sentezi olan Kommogene eserleri, Antiochos’un meclisindeki “kralın arkadaşları” anlamına gelen philoi denilen sanatçı ve bilginler tarafından hazırlanırmış. Daha naturalist ve daha az stilize bir uslupla dağın zirvesindeki heykellerde Kommagene sanatının ihtişamını görüyoruz. Yani doğu ve batı tam bir uyumla kaynaşmış.

Romalıların Anadolu’da en son işgal edebildikleri yer olan Kommagene’nin başkenti Samosata’nın çok uzun yıllar düşmemesini sağlayan şey, o zamanın dünyasına ünleri yayılmış Kommagene okçularının kullandığı ateşli bir gizli silah imiş. Bazı söylentilere göre; bunlar, tarihteki ilk fosfor uçlu çelik mızrak ve oklar imiş. Fakat bazı hikayeler çok daha farklı. Kendilerinden kat kat güçlü tehditlere karşı durabilmek için, Kral Mithridates’in “tanrı”larla bir anlaşma yapması ve onların silahlarıyla korunmuş olması da, Kommagene efsanelerinde.  Süvarilerin ve Kommagene ordusu askerlerinin ve hatta atların siyah çelikten zırhları da Romalı tarihçiler tarafından yazılmış. Tanrılar hayal olabilir fakat krallık bağımsızlığını koruyabilmiş. Tanrılarla yapılan sözleşmeyle Kommageneliler, kendilerini tanrıların korumayı kabul ettiği seçilmiş insanlar olarak görmüşler ve büyük bir cesaretle düşmanlarını yenmişler.

Doğu Roma’yı genişleten Kleopatra’nın aşığı Markus Antonius, zenginliğiyle ünlü Kommagene’yi yeniden işgal etmek istemiş ve o da başarılı olamamış. Kommagene savaşçıları, Doğu Roma ordularını her seferinde geri püskürtse de; Anthiochos’un bu kuşatmaların sonrasında ölümü ve Nemrut Dağı zirvesindeki tümülüsün içine babasının yanına gömülmesinin ardından Kommagene zaman içinde eriyip gitmiş.

Nemrut da, soğuk dağ rüzgarlarının uğultuları arasında uzun uykusuna dalmış.

Nemrut’un görkemli kutsal alanı ve çakıl taşları yığılarak oluşturulmuş yükseltideki mezar anıtının doğu ve batı yamaçlarında teraslar üzerindeki heykeller, sert hava koşullarıyla boğuşarak yüzyıllarca ayakta kalmayı başarmışlar. Yüzleri doğuya ve batıya çevrili Pers ve Yunan tanrıları, Kral Antiochos'un iki farklı kültürü birleştirme amacını simgelemişler.

Antiochos’un yaptırdığı ay takvimine göre belli bir astronomik düzen içinde sıralanmış heykellerin arka yüzündeki 200 satırlık vasiyet yazıtında kendinden sonra gelecek kralları tapınağı güzelleştirmeleri için görevlendiriyor, ibadet için gelenleri övüyor, kötü niyetle gelenlere beddua ediyormuş.

İçine girilemeyen bu höyüğün taşlarının o zamanın hangi teknolojisi ile dağın tepesine nasıl getirildiği, taşların nasıl yığılıp höyüğün yapılabildiği bilinmiyor. Taşların yukarıdan bir araç olmadan dizilmesinin mümkün olmadığı ise biliniyor.

Nemrut Dağı ile ilgili bir inanış da, Kommogene misyonunu yöneten “ilahi” güçlerin önceden bu höyüğü yaptıkları ve kralın da bunu mabet olarak düzenlediği. Kardeşlik Örgütü’nün burada olduğu, Hıristiyanlığın burada başladığı, uzaylıların dağı üs olarak kullandığı gibi pek çok efsanesiyle Nemrut Dağı, X-Macera’mızın ve dünya tarihinin en gizemli noktalarından biriydi.

2.500 Yıllık Köprüler

Uzakta değil tam yanımızda Fırat Nehri. Tarihin en büyük savaşlarının üzerinde gerçekleştiği; Türkiye'de başlayıp, Suriye ve Irak topraklarından geçip, sonra Dicle Nehri ile birleşip, Basra Körfezi'ne dökülen, Fırat. Kömür, demir, altın ve petrol gibi mineral ve madenlerin de kaynağı olan bu Fırat bölgesi, şu anda ham petrol sondajlarıyla dolmaya başlamış.

Fakat, X-Macera boyunca her kilometrede gördüğümüz gibi, burası da kazı çalışmaları ya hiç yapılmamış ya da bitirilmemiş tarihi eserlerle dolu. Kommagene ülkesinin en göz çarpıcı noktalarında tanrılardan biriyle el sıkışan Kral Mithridates'in tasvir edildiği beş stel tabletleriyle inşa ettirilmiş küçük temenos tapınakların kalıntılarına rastlıyoruz. Ülkenin her yerindeki bu temesosların hepsinden, asıl hakim konumdaki Nemrut Dağı tapınağı kolaylıkla görülebiliyormuş.

Kommageneli tüccarlar doğudaki Partların topraklarında ticaret yaparken, Çin'den ipek, Hindistan'dan egzotik hayvanlar ve baharatlar gibi pek çok malın alışverişiyle zengin olmuşlar. Kommagene sadece bir geçiş yeri değil, aynı zamanda lüks malların tüketildiği bir ülke de olmuş. Kral Yolu ve İpek Yolu’ndan getirilen mallar, doğu ile batı arasındaki ticaretin merkezi Samosata’da bir araya gelen zengin Part, Romalı, Yunan ve Araplara satılıyormuş. Denetim altında tutulan Toros Sıradağları ve Cendere Köprüsü gibi Fırat Nehri geçitleri sayesinde ağır vergiler toplanırmış. Roma Köprüsü, Septimius Severus Köprüsü olarak da bilinen antik Cabinas yani Cendere Çayı üzerindeki 1800 yıllık köprü, muhteşem bir kanyondan akan çayın iki tarafını birleştiriyor. Her biri tonlarca ağırlıkta olan düzgün kesme taşlardan 7 metre genişliğinde, 30 metre yüksekliğinde ve 120 metre uzunluğunda harç kullanılmadan yapılmış olan bu Roma köprüsünün, Kommagenelilerin çok daha eski bir köprüsünün üzerine yapıldığı söyleniyor.

Elbette, üstünden geçmek değil de X-Class’ımızla altından dolaşmak, bizler için doğru olanıydı.

Cohortes Comagenorum

Antiokhos'un kızı II. Laodike'nin, Kahta Çayı'nın kıyısındaki Karakuş tümülüsünde “tüm kadınların en güzeliydi” yazan çok güzel bir taş yazıt var imiş. Onu görmek için de Cendere’den X-Class’ımızı müthiş keyifli sert virajlı yollardan yeniden yukarı çıkardık.

Fakat, Karakuş gibi turistik bir noktada, Anadolu’nun gittiğimiz her yerinde olduğu gibi X-Macera yazılı X-Class’ımız o tarihi noktadan çok daha fazla ilgi çekiyordu. Karakuş değil, Mercedes’in ilk pickup’ının fotoğrafı çekiliyordu.

Yapılı X-Class’ımız ile sonradan Roma ordusuna dahil edilen Kommagene'nin ağır zırhlı efsanevi süvarileri “Cohortes Comagenorum" gibi hissediyorduk, kendimizi.

Artık, ikinci çizgimizin kuzeybatı yönünde yine dağları tırmanmaya, baş döndüren çok derin vadilere inip, yine keskin virajlı stabilize yamaç zikzaklarından Malatya’ya doğru ilerleme zamanımız geldi.

Lorem Ipsum