Bütün yollar Roma'ya çıkar derler ama bizim hikâyemiz bunun tam tersi. Mart 2025'te burada dünya prömiyerini kutlayan yeni CLA da bize katılıyor. Ebedi Şehri çevreleyen bölgeyi keşfetmek için bundan daha iyi bir fırsat olabilir mi?
Kalabalık metropolden ayrıldığımızda güneş çoktan batmıştı. Şehir arka aynada yavaş yavaş kaybolurken hızımız dengeleniyor, arka plan gürültüsü yerini dingin bir sessizliğe bırakıyordu. Tamamen elektrikli CLA’nın içi neredeyse mutlak bir sessizlikte; yol boyunca sadece hafif bir uğultu eşlik ediyor, düşüncelerimiz de sanki sessiz modda. Asıl varış noktamız, Roma’nın yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde, mimar Michela Ekström’ün eviyle yer alan Fiano Romano banliyösü. Ama seyahatlerin öğrettiği bir şey varsa, o da yalnızca varış noktasının değil, yolculuğun kendisinin de en az o kadar değerli olduğudur. CLA’da bu yolculuk başlı başına bir deneyime dönüşüyor. Spor koltuklar ve iç mekândaki yumuşak dokular hemen fark ediliyor. Bu malzemelerin bir zamanlar bambaşka bir hayata sahip olup şimdi geri dönüştürülerek bu otomobilin parçası hâline geldiğine inanmak güç. Sakin atmosfer ve direksiyonun hoş dokusu, rahatlamayı kolaylaştırıyor. Ve asıl fark yaratan, tüm iç mekân boyunca uzanan MBUX Superscreen. Sesli komutlara, dokunuşlara ve hatta hareketlere sezgisel olarak yanıt veren bu ekran, tasarımıyla âdeta havada süzülüyor. Yeni Elektrik Çağı’nın teknolojisi, “Dolce Vita” diyarında fütüristik bir yolculuğa çıkmanın bir başka yolu gibi hissettiriyor.
Heykel Gibi Bir Ev
Ertesi sabah otelden ayrılıp bir yerleşim bölgesine doğru ilerliyoruz. Özel yollar, ardı ardına sıralanmış tek ve çok aileli evlere çıkıyor. Michela Ekström, burada ailesi ve iki dachshund cinsi köpeği Tomaso ile Otto’yla birlikte yaşıyor ve çalışıyor. Yoldan geçerken evini fark etmek neredeyse imkânsız. CLA’yı dar bir kapıdan geçirip küçük İtalyan villalarının önünden ilerliyoruz. Birden, geride konumlanmış heybetli bir yapı karşımıza çıkıyor. Mimar, kompakt ve neredeyse monolitik görünüme sahip binanın önünde bizi sıcak bir gülümsemeyle karşılıyor. Stonehouse, bahçenin ortasında soyut bir blok gibi yükseliyor. Burası onun için adeta bir mabet; yaratıcı enerjisinin toplandığı bir çalışma alanı. Roma doğumlu, 42 yaşındaki Ekström, eğitimini tamamladıktan sonra Piazza del Popolo yakınlarında kendi mimarlık ofisini açmış. Ancak 30 yaşında anne olduktan sonra daha fazla alana ihtiyaç duymuş — hem fiziksel hem de zihinsel anlamda.
;Resize=(600,799))
Fiano Romano, şehre yakınlığıyla ve farklı yaşam ritmiyle onun için ideal bir seçim olmuş. Aslında Stonehouse başlangıçta bir stüdyo olarak planlanmamış; daha çok kişisel bir deney olarak doğmuş. Ailesinin bölgede küçük bir dairesi varmış ve yerel yapı yönetmelikleri bahçede bir ek bina — bir piano casa — inşa etmeye izin veriyormuş. Fakat Ekström, sıradan bir ek yapı yerine bambaşka bir şey yaratmak istemiş. Bu kısıtlamalar, onu yaratıcı çözümler bulmaya yöneltmiş. “İnşa edilebilir alanın genişliği neredeyse altı metreydi, bu yüzden dikey bir yapı düşünmek zorundaydım. Diyagonal geometriler, katmanlar ve boşluklarla çalıştım. Ev tamamlandığında, buranın benim için mükemmel bir çalışma alanı olduğu ortaya çıktı: sessiz, ışık dolu ve doğal ritmime tamamen uyumlu. Şimdi tam karşısında yaşıyorum ve her sabah işe giderken bahçeden geçiyorum,” diye açıklıyor.
Hikâyesi Olan Bir Taş
Dışarısı ile içerisi arasındaki bağlantı unsuru hemen göze çarpıyor: Roma'nın inşa edildiği gözenekli, sıcak bir kireç taşı olan traverten. Bu durum hiçbir yerde İtalyan başkentinin kuzeyinde olduğu kadar belirgin değil. Ve Michela Ekström'ün çalışmaktan en çok keyif aldığı malzeme de bu: "Taş, benim tarihimin bir parçası. Sadece bir mimar olarak değil, aynı zamanda bir Romalı olarak da." Tüm cephe, zemin, havuz, açık hava şöminesi ve hatta mutfak - her şey şık bir sanat eseri oluşturmak için bir araya geliyor. Nostaljik değil, radikal bir şekilde çağdaş. Ekström, Polonyalı bir şairin ‘malzemeye’ duyulan hayranlık ve metaforik anlamda yakınlık ve uzaklık ile insan ilişkilerinin karmaşık doğası hakkındaki bir şiirinden ilham almış.
;Resize=(600,799))
Ekström, bize güçlü bir espresso ikram ettikten sonra, yavaş yavaş açılan açık planlı mabedinde gezdiriyor. Stonehouse’un her odası birden fazla amaca hizmet edebiliyor. Toplam alanı yalnızca 60 metrekare olsa da akıllıca tasarlanmış geometrisi sayesinde çok daha büyük hissediliyor. Tam da burada Ekström’ün İskandinav kökleri belirginleşiyor. “Babam İsveçli. Bu nedenle Stonehouse, beni ben yapan her iki tarafı da birleştiriyor. Netlik ve işlevsellik İsveç’ten, malzeme sevgisi, ışık kullanımı ve dış mekâna dair Akdeniz yaklaşımı ise İtalya’dan geliyor,” diyor. Yerel esnaf ve tedarikçilerle çalışmak onun için vazgeçilmez. “Stonehouse için Tivoli’deki Poggi Bros taş ocağı ile yakın iş birliği yaptım. Taş seçiminden yüzeylerin belirlenmesine kadar olan süreçteki diyalog, projeye özgün bir ruh kattı. Mimarlık, insanlarla, malzemelerle ve çevreyle kurulan ilişkileri geliştirmelidir,” diye açıklıyor.
Michela Ekström için traverten, yalnızca işinin değil, aynı zamanda yaşam alanının ve işyerinin tarihiyle bağ kuran bir unsur. Aynı zamanda Roma’nın kuzeyine yaptığımız yolculukta sessiz bir yol arkadaşı gibi bizi bölgeye bağlıyor. Tıpkı Patagonya Kırmızısı boyasıyla ılık bahar güneşinde parıldayan ve bu öğleden sonra bizi dağlara götürmek için hazır bekleyen CLA’mız gibi.
"Babam İsveçli. Bu yüzden Stonehouse, beni ben yapan iki tarafı da bir araya getiriyor: Netlik ve işlevsellik. İsveçli yanımdan; malzemeye duyduğum sevgi, ışıkla kurduğum ilişki ve dış mekânı kullanma anlayışı ise Akdenizli, yani İtalyan yanımdan geliyor.”
;Resize=(600,799))
Kırsal İtalya
Kuzeydoğuya, Sabine Tepeleri’nin pastoral manzaralarıyla çevrili, dar sokakları ve küçük meydanlarıyla büyüleyici bir köy olan Fara Sabina’ya doğru ilerliyoruz. Yanımızdan, rengârenk klasik otomobillerde seyahat eden bir grup geçiyor. Köy merkezinde dolaşırken “Belvedere” ve “Glück” gibi isimlere sahip küçük barlardan yayılan kapuçino ve portakallı keklerin tatlı kokusu sokakları dolduruyor. Almanca’da “mutluluk” anlamına gelen Glück, İngilizce’de pek bir şey ifade etmese de (henüz), köyün ruhunu anlatmak için mükemmel bir kelime. Yerel turizm ofisinden bir kadın, bölgenin özellikle rahat ve dingin karakteriyle tanındığını söylüyor.
Michela Ekström’ün tavsiyesiyle yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra Lago del Turano’ya yöneliyoruz. Yol boyunca modern seyahatin ne anlama geldiğini yeniden düşünmeye başlıyoruz. Yeni CLA, zarif tasarımıyla yoldan geçenlerin bakışlarını üzerine çekse de, güçlü ve şık olduğu kadar mütevazı bir yol arkadaşı. Her şeyin merkezinde ise sürüş deneyimi var. Araç, yolculuğun her anını çerçeveleyen bir sahne gibi. Geniş panoramik tavanı sayesinde zeytinlikler ve selvi ağaçları neredeyse bir kol mesafesindeymiş gibi görünüyor; adeta İtalya’yı iç mekâna taşıyor.
;Resize=(600,799))
WLTP sertifikalı 792 kilometreye varan menzili sayesinde yolculuğun bu etabında şarj için durmamız gerekmiyor. Olsa bile, bir cornetto alla crema ve espresso molası için yeterli olurdu. Çünkü aracın 800 voltluk elektrik mimarisi, sadece on dakikalık şarjla 325 kilometreye kadar menzil sağlayabiliyor.
Alacakaranlık çöktüğünde Colle di Tora ve Castel di Tora’ya ulaşıyoruz. Arabadan inip göl manzarasına bakıyoruz. Işık öylesine yumuşak ki, âdeta bir film sahnesinden çıkmış gibi. Yeni CLA’nın aydınlatma detayları bu atmosferde büyüleyici bir şekilde parlıyor: ışıklı Mercedes-Benz desenli ön panel, aydınlatmalı yıldız logosu ve şık yıldız motifli gündüz farları.
Sorumluluk İle Tasarım
Akşam saatlerinde Michela Ekström bizi evine davet ediyor; şöminede pişirdiği pizzanın tadını çıkarırken, üzerinde çalıştığı iki yeni okul projesinden bahsediyor. Gözlerindeki parıltı, yerel topluluklarla çalışırken işine duyduğu derin tutkuyu ele veriyor. “Genellikle tarihi merkezlerin güzelliğine haklı olarak odaklanıyoruz. Ama çoğu insanın kenar mahallelerde ve banliyölerde yaşadığını unutuyoruz. Banliyö mimarisi kısıtlamalar, küçük bütçeler ve karmaşık çevreler nedeniyle yaratıcı bir çaba gerektiriyor; fakat aynı zamanda daha fazla özgürlük ve deneyselliğe de imkân tanıyor,” diyor Ekström. Ona göre yaratıcılığın özü, her gün yapılan disiplinli çalışmada yatıyor. Deha, bir anda ortaya çıkmıyor.
;Resize=(600,799))
Vedalaşmadan önce özgün tasarımın onun için ne anlama geldiğini soruyoruz. “Benim için dürüstlük çok önemlidir. Bir tasarım, her öğesi anlamlı olduğunda ve fikirle uygulama kusursuz bir uyum yakaladığında özgündür. Kalite bir lüks değil, özen, dikkat ve hassasiyet meselesidir. Bu, görünmez detaylar için de geçerlidir. Mimaride bu; malzemeleri sorumlu şekilde kullanmak, yalnızca etkileyici değil, yaşayan, nefes alan ve zamanla gelişen mekânlar yaratmak anlamına gelir,” diye yanıtlıyor.
Otelimize dönerken sözleri zihnimizde yankılanıyor. Ertesi gün pitoresk Bracciano Gölü çevresinde bir gezintiye çıkmayı, rüzgâr sörfçülerini izlemeyi ve sanatseverlerin uğrak noktası olan Sutri kasabasını ziyaret etmeyi planlıyoruz. Burada da her köşe başında traverten taşlarına rastlanıyor: kilise cephelerinde, çeşmelerde… Göze çarpmayan ama sürekli varlığını hissettiren bir detay. Mercedes-Benz için CLA neyse, İtalya için de traverten odur diyebiliriz: Bir kimlik ve canlılık hikâyesi. Zanaatkârlık ve hassasiyet hikâyesi. Geçmişin, şimdinin ve geleceğin hikâyesi.
“Türkiye'de sunulan modellerde teknik değerler, uygulamalar ve donanımlar değişiklik gösterebilir.”
“Bu makale ilk olarak global Mercedes-Benz Magazine'de yayınlanmıştır.”